Ecyad Kalesi’nde dalgalanan Osmanlı Sancağı Graficgaleri Resim Upload ARA İYİ ARA ARAMA NOKTASI
get your own free blog here

ARA İYİ ARA ARAMA NOKTASI

� 10/10/2007 - YTL, dünya paralarını geride bıraktı. take off TÜRKİYE













YTL, dünya paralarını geride bıraktı.

 Bir dönem dünyanın en değersiz paraları arasında yer alan Türk Lirası, artık farklı bir kulvarda..



YTL, son dalganın ardından da dolara karşı en fazla değer kazanan para birimi oldu.


09 Ekim 2007, 17:36


Bir dönem dünyanın en değersiz paraları arasında yer alan Türk Lirası, artık farklı bir kulvarda koşuyor.



Dolara karşı son 6.5 yılın zirvesinde hareket eden YTL, son dalganın ardından da dolara karşı en fazla

değer kazanan para birimi oldu.


YTL'nin üstün performansı, dünya para birimlerinin tamamını geride bıraktı.

ABD'de temmuz ayında

patlak veren sorunlu mortgage kredilerine ilişkin kriz tüm dünyada yankı buldu.


Bir aydan fazla bir süre piyasalar çalkalanırken, para birimleri de bu sallantıdan nasibini aldı.


Ancak FED'in faiz indirimi ile birlikte havanın düzelmesi, dünyada en çok YTL'ye yaradı.

 16 Ağustos ile 8 Ekim arasında para birimlerinin dolara karşı değer artışına bakıldığında, ilk sırada açık

farkla YTL bulunuyor.

YTL tam yüzde 17.6 değer kazanırken, en yakın rakibi yüzde 9.5 artışla Brezilya Reali oldu.


AA
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

� 10/9/2007 - Bardakoğlu'ndan birlik çağrısı

Bardakoğlu'ndan birlik çağrısı

ASIRLARDIR BİRLİKTE YAŞADIK YİNE YAŞAYACAĞIZ


Türkiye Diyanet Vakfı, Kırgız öğrenciler için Vakıf yemekhanesinde iftar yemeği düzenledi. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, birlik olma çağrısında bulundu.

Bardakoğlu, Şırnak ve Diyarbakır 15 askerin şehit olmasıyla ilgili,

''Farklı din, farklı inanç, farklı etnik gruplar olarak geniş coğrafya üzerinde asırlardır bir arada yaşadık. Asırlardır bu coğrafya üzerinde hiçbir ayrım gözetmeksizin, kardeşçe yaşadığımız gibi bundan sonra da aynı şekilde yaşayacağız. Buna benim inancım tamdır''

dedi.

Türkiye Diyanet Vakfı, Kırgız öğrenciler için Vakıf yemekhanesinde iftar yemeği düzenledi.


Yemekte AA muhabirine açıklamalarda bulunan Bardakoğlu, bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi'ne millet olarak büyük bir acıyla başladığımızı söyledi.

''Gencecik yavrularımızı hain teröre sürekli şehit vermekteyiz''

diyen Bardakoğlu, farklı din, farklı inanç, farklı etnik gruplar olarak geniş coğrafya üzerinde asırlardır bir arada yaşadık. Aynı dine inanan insanlar arasında kavgaların, bölünmenin olmasına asla tahammülümüz yoktur.

Asırlardır bu coğrafya üzerinde hiçbir ayrım gözetmeksizin, kardeşçe yaşadığımız gibi bundan sonra da aynı şekilde yaşayacağız. Buna benim inancım tamdır'' diye konuştu.

 Bölücü hain emellerin sonuç almasının hiç mümkün olmadığını belirten Bardakoğlu,

''Ancak ben şehitlerimize yanıyorum. Onların acısını tüm ülkemizle paylaşmak istiyorum ve milletimize başsağlığı diliyorum'' dedi.

 -BARDAKOĞLU KIRGIZ


ÖĞRENCİLERE SESLENDİ-


Yemek sonrası konuşan Bardakoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Türkiye Diyanet Vakfı ve Kırgız Hükümeti arasında çok güzel bir işbirliği olduğunu söyledi. Bu işbirliğiyle çok önemli bir hizmet verildiğini kaydeden Bardakoğlu, böylece Kırgızistan'da dinin sağlam temellere, bilgi temeline dayalı olarak sürmesini ve kavganın değil, barışın, esenliğin kaynağı olmasını hedeflediklerini söyledi.

Öğrencilere, Kırgızistan'ın yarınları için çok önemli bir hizmeti yerine getirdiklerini söyleyen Bardakoğlu, iyi yetişmiş bir din aliminin sadece kendisi için değil ailesi, çevresi ve toplumu için rahmet kaynağı olduğunu belirtti. Kadir gecesinin barışın, esenliğin yeryüzüne inip herkesi kuşattığı kutlu, mübarek bir gece olduğunu ifade eden Bardakoğlu, öğrencilere

 ''Siz de iyi yetiştiğiniz taktirde, iyi bir din alimi olduğunuz zaman bir barış, esenlik, huzur kaynağı olacaksınız.


Sadık iman, sahih bilgi ve salih amel günümüzde en çok ihtiyacımızın olduğu 3 husustur''

diye konuştu.


Türkiye Diyanet Vakfı üyeleri ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinin de bulunduğu yemeğe, Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif ve İskeçe Müftüsü Ahmet Mert de katıldı.

AA
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

� 10/9/2007 - Türkiye'ye özel bir İslam Reza Aslan

Reza Aslan


Türkiye'ye özel bir İslam

Türkiye'ye özel bir İslam Allah'tan Başka Tanrı Yoktur adlı, kitabıyla ABD ve Avrupa'da büyük yankı uyandıran,


İran asıllı, Amerikalı Müslüman bilim adamı Reza Aslan değerlendirdi.

Allah’tan Başka Tanrı Yoktur’ adlı, kitabıyla ABD ve Avrupa’da büyük yankı uyandıran, akademisyen, CBS

Televizyonu Ortadoğu uzmanı İran asıllı, Amerikalı Müslüman bilim adamı Reza Aslan, Türk iye'yi

değerlendirdi; 1972Tahran doğumlu Reza Aslan, İran Devrimi’nden hemen sonra Amerika’ya göçen bir

ailenin oğlu. Babasının İran’daki mollalara duyduğu nefret nedeniyle, kültürel Müslüman bir ailede

büyümüş olmasına rağmen, İslam’la yakın bir ilişki kurmadı.



 Müslümanlığı ve İslamiyet’i inceleyen, İslam’ın özellikle de Hazreti Muhammed dönemindeki, çoğulcu, eşitlikçi yapısından etkilenen Aslan, bilinçli olarak Müslüman oldu.

Bugün Amerika’nın en tanınmış Müslüman akademisyen ve iletişimcilerinden olan Aslan, Amerikan NPR Radyosu yorumcusu ve aynı zamanda CBS Televizyonu’nun Ortadoğu analisti. İlk kitabınızla Amerika’da büyük ilgi gördünüz, peki diğer Müslüman ülkelerde kitabınız nasıl karşılandı?


 Kitabım şu anda Amerika’da, Avrupa’da bulunabiliyor ama ne Türkçe’ye, ne Arapça’ya ne de Farsça’ya çevrildi.

Kitabımın Türkçe’ye ve Arapça’ya çevrilmesini çok istiyorum ve bir yayıncı arıyorum. Müslüman

dünyanın her yerinden, binlerce elektronik posta, mektup aldım.

Yazık ki kitabımı orijinal dillerinden değil İngilizce okudular.

 Geleneksel İslam dünyasında yaşayanların da kitabımı okuma şansı olsun istiyorum, çünkü onların da İslam tarihini anlamak için yeni bir yola ihtiyaçları var.

 Peki, ABD’deki Hıristiyan ve Müslümanlardan nasıl tepkiler aldınız?


Çok olumlu tepkiler aldım. Almanya’da, Hollanda’da da çok ilgi gördü. Sanıyorum, ister benimle aynı fikirde olsunlar ister olmasınlar, Müslümanlar arasında da İslam hakkında, yanlı değil, rasyonel ve sakin bir şekilde konuşacak birinin olması olumlu karşılanıyor. Objektif olmaya çalışıyorum. Bunu Müslümanların da önemsediğine inanıyorum. Birçok Müslüman’ın da dinleri hakkında çok şey bilmediğini düşünüyorum.


 Kitabımın Müslümanların kendi dinlerinin kökeni, tarihi ve evrimi konusunda daha donanımlı olmalarına yardımcı olacağına, bunun da bir fırsat olduğuna inanıyorum.


REFORM NASIL OLACAK?

Devrim sırasında ABD’ye göç etmişsiniz.

 Babanız devrimin yarattığı koşullara tepkiyle Müslüman kimliğinden uzaklaşmış; bu aileye de yansımış ancak siz daha sonra bilinçli olarak Müslüman olmuşsunuz, doğru değil mi? Kesinlikle doğru.


Elbette ben bir Müslüman’ın ev yaşantısı içinde doğdum, büyüdüm. Tabii ki bir kültür vardı ama babamın çok fazla dini kuralları, pratikleri yoktu. İslam’a kendim döndüm, bunu da rasyonel bir şekilde yaptım, zaten kitabı yazma amacım da bu. Müslüman olmayanlara İslam’ın gerçekte ne olduğunu anlatmak.


 Bu kitabı İslam’ı bilmeyen Hıristiyanlar, Yahudiler için olduğu kadar Müslümanlar için de yazdım. Çünkü İslam dininin farklı farklı anlayışları var ve hepsi de geçerli. Müslüman olmanın sadece tek yolu yok. Müslüman olmayanlardan ilginç tepkiler aldım. Hepsi de çok şaşırdılar. Çünkü hiçbirinin İslami hareketin kuruluşundaki siyasal eşitlikçi, sosyal adaletçi, çoğulcu yapısından haberi yoktu. İslam’ın kuruluşundaki bu ilkeleri öğrendiklerinde çok şaşırıyorlar. Daha önce duymamışlar çünkü. Hıristiyanların İslam tarihini öğrenmeleri bence önemli. Aksi halde yalnızca medyanın önyargılı yayınların etkisinde kalıyorlar. Siz kitabınızda, İslam’da reformasyon döneminin alacakaranlığıda olduğunu söylüyorsunuz. Bir reform süreci içinde olduğumuzu düşünüyorsunuz. Bu nasıl olacak? Biliyoruz ki Kuran’ın tek harfi bile değiştirilemez…


Reformasyondan ya da reformdan kastettiğim şey değişim demek değil. Dini değil sosyal bir değişimden söz ediyorum. Başka bir deyişle, İslami reform dediğimde İslam’ın içindeki bireyselleşmeden bahsediyorum. Mollaların, imamların, din adamlarının değil, normal bireylerin, gençlerin, kadınların, Türklerin, Amerikalı Müslümanların, Arapların, Çinlilerin, Hintlilerin bireysel olarak İslam’a, Kuran’a aracılar, kurumlar olmadan gelişinden, başvurusundan söz ediyorum. Bu zaten reformdur. O zaman reform başlar. Hıristiyan reformu da böyle oldu. Hıristiyanlık değişip daha iyi bir hale gelmedi. Bireyler Hıristiyanlığın onlar için ne ifade ettiğini, din adamları olmadan tanımladılar. İslami reformasyonla da İslam’ın değişeceğini söylemiyorum.


Din adamı olmayan sıradan bireylerin İslam’ın ne demek olduğunu kendi kendilerine tanımlama sürecinden bahsediyorum. Bu fenomen başlı başına bir reformdur. Reformasyon dediğim aslında bireyselleşme.


 Bütün Müslümanlar bu konuda hemfikir değil ama birçok Müslüman bunun olabileceğine inanıyor. Artık İslam’ın ne demek olduğunun ve ne demek olmadığının kendilerine anlatılmasını istemiyorlar. Kendi başlarına Kuran’a başvurmak, hadisleri anlamak istiyorlar. İslam ne demektir, ne demek değildir, buna kendi kendilerine karar vermek istiyorlar. Bireyselleşmeyi nasıl mümkün görüyorsunuz?

Bunun bir süreç olduğunu ve devam edeceğini düşünüyorum. İslam’daki kırılma noktalarını göreceğiz. Bireylerin konuya daha çok dahil olmasıyla birlikte, geleneksel otorite kaynaklarının, geleneksel din adamlarının, mollaların marjinalleşeceğini öngörüyorum. Aynı şey Katoliklik’te de oldu.

Tabii ki İslami din adamları tümüyle önemlerini kaybetmeyecek ama eskisi kadar merkezde olmayacak. İnsanlar çok daha fazla, yeni, yenilikçi, bireysel İslam yorumlarıyla ilgilenecekler ve kendi değerleriyle, inançlarıyla, pratikleriyle çevrelerindeki dünyanın gerçekleriyle uzlaşacak. Laik, demokratik, modern Türkiye de İslam ona kötü şeyler getirecek diye hissetmek zorunda kalmayacak.

Çünkü benimseyeceği İslam, özellikle onun için oluşturulmuş, onun kabul ettiği bir İslam anlayışı olacak. Erkek din adamlarının oluşturduğu ve ona dayattığı bir İslam olmayacak. Aynı şey, Mısır’da, Amerika’daki Müslümanlar için de geçerli. İslam’da bireyselleşme kaotik olabilir, şiddet içerebilir, hatta bugün tanık olduğumuzdan daha büyük bir çatışmayla karşılaşabiliriz; ama bu kaçınılmaz.

Bu durdurulamayacak, bu bütün büyük dinlerin Yahudiliğin, Hıristiyanlığın, Hinduizm’in geçirdiği bir tecrübe. İslam da bunu tecrübe edecek. Çünkü değişiyor. Değişmesi de iyi bir şey. Aslında bu yeni de değil.

Başından beri; Hazreti Muhammed’in ölümünden beri İslam devamlı olarak değişiyor.

Dünyada her yerde bu değişimi görüyoruz.

 Hindistan’daki İslam, Mısır’daki İslam’dan, Endonezya’daki İslam, Türkiye’deki İslam’dan farklı.

 Bu olması gereken şey.

İslam’ın tek, bir bütün versiyonu yok; diğer İslam versiyonları yanlış diye de bir şey yok.



TÜRKİYE’YE ÖZEL BİR İSLAM

İslam’ın farklı kültürlere göre algılanması.

Zaten İslam’ın bireyselleşmesi değil mi?

Böyle olmasında garip bir durum yok.

Suriye’de, Çin’de, Hindistan’da başka oluşu zaten İslam’ı bu kadar muhteşem, evrensel kılan şeylerden biri.

Eğer değişmeseydi zaten yok olurdu.

Her zaman değişim içinde, her çağa uygun olarak hep var olacak. Şu sıralarda Türkiye’de çok tartışılan türban konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kadınlara ne giymek istediklerini seçme konusunda, seçim şansı tanımadığınızda gerçek bir demokraside yaşamıyorsunuz demektir.

Irak gibi kadınlara türban takmayı zorunlu kılan ülkelerle, kadınlara türban takmayı yasaklamayı aynı şey

olarak değerlendiriyorum.

Atatürk’ün anlayışı ve bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Atatürk’ün Türkiye’yi artık değersiz olmaya başlamış bir imparatorluktan, modern, laik, demokratik bir

cumhuriyete, bir ulusa dönüştürmek için yaptığı reformlar ve bunun modern dünyada işlevselliği elbette

çok önemliydi.

 Ama bu 50 yıl önceydi.

Bu sürecin aynen ve sonsuza kadar kalacağını düşünmek hata olur. Ülkeler, nüfuslar, insanlar değişir, değişmeye devam eder. Türkiye’nin kuruluşundaki demokratik ideali düşündüğünüzde, insanların kendilerini etnik, kültürel ve dinsel olarak ifade etmesine izin vermelisiniz. Buna engel olursanız artık demokratik bir ülke sayılmazsınız.

Türkiye’nin ikinci bir İran ya da Malezya olmasının imkansız olduğunu düşünüyorum. Türkiye sofistike, çok modern, çok ilerleyen bir ülke. İçinde bulunduğu bu durumuyla da, bence Ortadoğu’daki diğer ülkelere model olmaya aday. Bush ‘dinler savaşı’ diyor...

George Bush’ın ‘teröre karşı savaş’ dediğinde ne kast ettiğini düşünüyorsunuz? Sizce insanlar bu sözlerden ne anlıyor? Kimsenin ‘teröre karşı savaş’ dediğinde ne anladığını bildiğini sanmıyorum.


Yalnızca Bush bunun ne demek olduğunu biliyor! Birçok Müslüman ve Hıristiyan ‘teröre karşı savaş’ dendiğinde bunun Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasında bir savaş olduğunu düşünüyor.

Bu doğru değil ve bunu böyle adlandırmak son derece tehlikeli. Yeniden bir dini savaş dönemine giremeyiz, bu herkes için bir felaket olur. Böyle tanımlarsanız bu savaş sonsuza kadar devam eder.


İkinci kitabınız, ‘How to Win a Cosmic War’da kozmik sözcüğünü bu nedenle mi kullandınız? ‘Teröre karşı savaş’ tanımı artık bir kozmik savaşa, Hıristiyanlıkla İslam arasında bir çarpışmaya dönüştü. Korkunç ve kazanılamaz bir savaşa.


 
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

� 10/9/2007 - Yargıtay'dan önemli bir karar

Yargıtay'dan önemli bir karar

 MAĞAZADA ÇALINAN ÇANTADAN MAĞAZA SAHİBİ SORUMLU


 İstanbul Nişantası'ndaki Starbucks'ta çantasını çaldıran Necla Sipahi, hukuk mücadelesini kazandı.


Dünyanın en büyük kahve zinciri Starbucks, Sipahi'ye tazminat ödeyecek.

Starbucks'ta çantasını çaldıran bir tüketicinin davasına bakan 13. Hukuk Dairesi, müşterinin mal güvenliğini sağlamanın işyerleri için mecburiyet olduğunu vurguladı.


Uyarı levhalarının mekân sahibini sorumluluktan kurtarmayacağını belirtti. Dünyanın en büyük kahve zinciri Starbucks, mağdur durumdaki Necla Sipahi'ye tazminat ödeyecek.

Karar, bu tür mekanlarda hırsızlığa uğrayan herkes için emsal niteliği taşıyor. Herkesin hakkını aramasını isteyen Tüketiciler Birliği Başkanı Bülent Deniz, şu tavsiyede bulunuyor: "Müşteri, can ve mal güvenliği açısından güvence altındadır.


Hırsızlığın gerçekleştiği yere polis çağırarak tutanak tutturmak ve mahkemeye başvurmak gerekir." Necla Sipahi, 2005 yılında, arkadaşıyla birlikte kahve içmek için Nişantaşı'ndaki Starbucks'a gitti.


Kahvesini aldıktan sonra koltuğa oturdu ve çantasını da yanına koydu. Arkadaşıyla sohbet ettiği sırada çantasının çalındığını fark eden Sipahi, Starbucks çalışanlarına durumu bildirdi. Kafe yetkililerinden güvenlik kamerası kayıtlarını istedi; fakat sonuç alamadı. Olay yerine polis de çağrılmayınca tutanak hazırlanamadı.


Bunun üzerine Sipahi'nin avukatı Bülent Gökçen, karakola giderek tutanak tutturdu. Daha sonra ise dünya çapında binlerce şubesi ve milyarlarca dolar cirosu olan Starbucks'ın Türkiye temsilciliğine zararlarının tanzim edilmesi istemiyle ihtarname yolladı. Starbucks bunu kabul etmeyince, yargı süreci başladı.


10 bin YTL tazminat talebiyle önce İstanbul 4. Tüketici Mahkemesi'ne giden Sipahi, istediği sonuca ulaşamadı.


Starbucks, iddia edilen tarihte kafede hırsızlık olayının yaşanmadığını, işyerinde güvenlik görevlisi bulunduğunu ve sorumlu olmadıklarını savundu. Tüketici Mahkemesi de uyarılara rağmen koltuk kenarına çantasını asan Sipahi'nin kusurlu olduğuna, Starbucks'ın ise suçunun bulunmadığına karar verdi.

Bunun üzerine Sipahi'nin avukatı Bülent Gökçen, Yargıtay'ın yolunu tuttu. İki yıllık sürecin ardından Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, Sipahi'yi haklı buldu. Kararda işyerinin, müşterisinin mal güvenliğini sağlamak zorunda olduğu kaydedildi.

Starbucks markasının büyüklüğüne de atıfta bulunularak, "Sıradan bir işyeri olmayan davalı şirketin, çalıştırdığı işyerine gelen müşterinin mal güvenliğini, özellikle kendi muhafazasına terk edilmiş bir eşyasını asgari özen yükümlülüğünü korumak ve kollamak zorunda bulunduğu, davalı şirkete ait işyerine gelen müşterinin yapılan reklam ve verilen hizmete güvenerek geldiği, işyerindeki müşterinin davalının hakimiyet alanında olduğu, müşterilerin her türlü zararlandırıcı eylemden koruması gerektiğinin kabulü zorunludur." denildi.

Çantadaki eşyalar için bilirkişi İşyerinde bulunan uyarı levhalarının da Starbucks'ın sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı dile getirildi. Yargıtay ayrıca, davacının da olayda sorumluluğunun bulunduğunu ve tazminatın buna göre belirlenmesi gerektiğini belirtti. İstanbul 4.


Tüketici Mahkemesi de, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin bozma kararına uyulması yönünde karar verdi. Mahkeme ayrıca, çantanın içindeki eşyaların değerinin hesaplanması için bilirkişi tayin etti. Sipahi'nin avukatı Bülent Gökçen, kararın bu tür mekânlarda hırsızlığa uğrayan diğer mağdurlar için de örnek olacağı görüşünde. Gökçen, birçok tüketicinin başına aynı olayın gelebileceğini söyleyerek, mahkemeye başvurmalarını istiyor. Tüketiciler Birliği Başkanı Bülent Deniz de, Yargıtay'ın kararını olumlu bulduklarını belirtiyor.


Alışveriş merkezlerinin ve otoparklarının güvenliğinin hizmet veren müesseseye ait olduğunu vurgulayan Deniz, "Tüketici, alışveriş yaptığı yerde can ve mal güvenliği açısından güvence altındadır. Doğacak herhangi bir zararı işyerlerinin tazmin etmesi gerekiyor. Giyim mağazalarında kıyafet denemek için üzerinizi değiştirirken çantanız çalınsa, bunun sorumlusu o işyeridir." diyor.

Deniz, benzer olayları yaşayan tüketicilerin, hırsızlığın gerçekleştiği yerde polis çağırarak tutanak tutturmalarını ve ardından mahkemeye başvurmaları gerektiğini kaydediyor. Starbucks yetkilileri ise konuyla ilgili açıklama yapmayacaklarını belirtiyor.
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

� 10/9/2007 - Taha Akyol Başbuğ ve etnik milliyetçilik

Taha Akyol

t.akyol@milliyet.com.tr

 Başbuğ ve etnik milliyetçilik KARA Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ'la tanışmadım.

Konuşmalarından anlıyorum ki, sosyal bilimlere büyük ilgi duyuyor. Bu da konuşmalarına zenginlik ve derinlik katıyor.


Son olarak söylediği şu sözler:

 "1984'ten 2007'ye, 23 yılda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu terör örgütüne katılımlar noktasında başarılı mıdır?'


Hayır, başarılı olsaydık bu mücadele sürecinin bugünlere gelmemesi lazımdı...

 Adım atmamız gereken çok konu var.

" Sanıyorum kastettiği, dağa çıkacak meçhul kişileri teker teker izleyerek önleyecek sımsıkı bir güvenlik


ağını kuramamak değil; dağa çıkma eğilimini, PKK'nın bir kitle üzerindeki cazibesini ortadan


kaldıramamaktır!

Bölgede incelemeler yapan CHP'li Kemal Kılıçdaroğlu da şöyle diyor:

 "Maalesef bölgede Türkiye'ye aidiyet duygusu azalıyor!"

İki yönlü süreç Türkiye'nin bu en zor sorunu, toplumsal dinamikler itibariyle iki yönlü bir seyir izliyor:

 Bir yanda geleneksel dar ve kapalı aşiret yapılarının çözülmesi, iletişim ve okullaşmanın yaygınlaşması gibi faktörlerle siyasal bir

'Kürt kimliği' gelişiyor.


Okumuş sözcüleri, gizli açık kuruluşları, yayınları, edebiyatı, müziği, folkloru ve teröristleri var.

Dahası, çeşitli ülkelerden ortak bir

'Kürt okumuşlar sınıfı' oluşuyor, bu sürece 'Kürt uluslaşması' diyorlar.

Öbür yanda, bunun tam tersine, yine aynı sosyolojik dinamiklerle, Türkiye'de Türk-Kürt kaynaşması hızla gelişiyor:


Kapalı aşiret yapılarının çözülmesi Türkiye toplumunun bütünüyle ilişkilerini artırıyor; eğitim, iletişim, iç göç, demokrasi, piyasa, girişimci orta sınıf gibi dinamikler Türklerle Kürtleri geçmiştekinden çok daha fazla iç içe geçiriyor, kaynaştırıyor.


Sorunun müthiş zorluğu bu iki dinamiğin birlikte bulunmasından geliyor:


Bütünlük denildiğinde birinci dinamik ayrı bir etnik ve siyasi kimlikle karşılaşıyoruz. 'Peki ayrılalım' denilse, ikinci dinamik bunu imkânsızlaştırıyor.

Yeni bir üslup Sadece 23 yılda değil, 80 yılda bu meseleyi iyi yönetemedik. Sert baskılarla, dışlamalarla meseleyi çözeceğimizi zannettik. İktisat Bakanı


Celal Bayar 1934'te bölgeye yaptığı gezinin ardından Atatürk ve İnönü'ye verdiği raporda, dışlayıcı

tutumların ileride "aksülamel" (tepki) doğuracağını yazmıştı. Diyarbakırlı Canip Yıldırım anılarında "Çok

baskı yapmasaydılar Kürt meselesi ölebilirdi" diyor.


Yaşanmış 80 yıldan ve 23 yıldan dersler çıkararak bugün bazı öncelikler kendini ortaya koyuyor:

  Terörle mücadelede kesin kararlılık her dakika gösterilmelidir.

Duyguların yönetimi silahlı mücadele kadar önemlidir.

 Kürtlük duygusuna sahip vatandaşlarımızın kendilerini dışlanmış hissedecekleri söylemlerden herkes

gibi devlet ve bu arada asker de sakınmalıdır!


Birleştirici ortak değerlerin neler olduğunu sosyolojik yöntemlerle araştırıp bu değerlere saygılı bir üslup

resmi olarak da geliştirilmelidir.


 Siyasi istikrar, demokrasi ve AB doğrultusu zaafa uğramamalıdır.

 Piyasa ekonomisinin ve orta sınıf bağlarının giderek güçlenmesine özen gösterilmelidir.

Aslında seçim sonuçlarına sosyolojik bir anket gibi baktığımızda da bunları okumak mümkün.




Org. Başbuğ'un


 "Adım atmamız gereken çok konu var"

sözünü son derece önemli buluyorum.

******************************************


Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

� 10/9/2007 - Mevlana; 800 yaşında


Mevlana; 800 yaşında

3 0 E y l ü l 2 0 0 7 K o n y a

 “Suretlerde kalırsan putperestsin.

Sureti bırak ve manaya bak.

Hac adamısın, bir hacı yol arkadaşı ara; ister Hintli, ister Türk veya Arap.

Onun şekline ve rengine bakma; onun azmine ve niyetine bak.

O, siyah olsa da seninle aynı niyettedir.

Sen ona beyaz de, zira seninle aynı renktedir”.

Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

� 10/9/2007 - Ahmed Davudoğlu

Ahmed Davudoğlu

1912 yılında Bulgaristan’ın Deliorman Bölgesindeki Şumnu vilâyetine bağlı “Kalaycı” köyünde doğdu.

Fakir bir çiftçi olan babası, köyde Dâvûd Hasan ismiyle anılırdı.

Babası, din âlimlerini sever, onlara son derece hürmet ve itaat gösterirdi.

Dedesi Dâvud Ağa meşhur bir pehlivandı. Annesi de son derece iyi kalpli, cömert, dindar bir insandı.

Küçük Ahmet, yaramazlığından dolayı bir hocaya okunmaya götürülmüştü.

Hoca Efendi “Bu çocukta okunacak bir şey yok. O Allah’a ibâdet ediyor. İnşâallah büyüdüğü zaman din âlimi olacak.” demişti. Konuşmaya başladığında ilk öğrendiği şey “ezan, salavât duaları ve birkaç küçük sûre” olmuştu. İlk öğrenimini doğduğu köy olan Kalaycı’da yaptı.

Rüşdiyeye 1924’te Ekizce’de devam etti.


Medresetü’nnüvâbın lise kısmını 1933’te, yüksek kısmını ise 1936’da Şumnu’da tamamladı.

Medrese tahsilini ilk üç kişi arasında bitirdiği için aynı yıl Mısır’a gönderildi.

Ezher Üniversitesi, Şeriat Fakültesi’ni de üstün başarıyla bitirdi.

3’ncü sınıfta iken, Mısır’dan hacca gitti. Mısır’a vardığı sene annesini kaybetmişti Kendisine haber

verilmediği için, tahsilini tamamlayarak 1942 yılında Bulgaristan’a döndüğünde acı haberi aldı.


Bulgaristan’da kızıl işgal Bir süre, kendisinin de okuduğu Nüvvab Medresesi’nin önce lise, sonra da yüksek kısmında öğretmenlik yaptı. Aynı okula 1944 yılında müdür olarak tayin edildi.

Aynı yıl Rus kızılordusu Bulgaristan’ı işgal etti. Şumnu komünist idâresinin baskılarına ve anarşist öğrencilerin eylemlerine karşı mücâdele verdi.

1945 Mayısında Türkiye lehine casusluk suçlamasıyla tutuklanarak Sofya’daki askerî mahkemede yargılandı. Kızıl Bulgar zindanlarındaki ağır işkencelere, sırf müslüman olduğu ve İslâm’ı yaşamaya, yaşatmaya gayret ettiği için tâbî tutulmuştu. Uğradığı büyük zulüm ve haksızlığa rağmen metânetini hiç kaybetmedi. Bir aylık hapis hayâtından sonra, Rositsa’daki toplama kampında baraj inşaatında çalıştırıldı.


17 Kasım 1945’te hastalığı sebebiyle serbest bırakılarak eski görevine iade edildi. Müdürlükten istifa ederek bir süre öğretmen olarak çalıştı.

 Bir yağmur duâsı sonrası vaazı sebebiyle, ömür boyu hapisle tehdit edilince, Türkiye’ye başarısız bir kaçma denemesinde bulundu.



Güçlükle elde ettiği pasaportla 31 Aralık 1949’da hanımı ve iki kızı ile birlikte Türkiye’ye göç etti. Türkiye günleri Ahmed Davudoğlu hoca, önce Adapazarı’nda bir akrabasının yanına yerleşti. İstanbul’daki Yedikule, Küçükefendi Camii’nde imamlık, sonra İstanbul ve Ankara’da vâizlik yaptıktan sonra 1951’de Bursa’da Orhangâzi müftülüğüne, 1953’te ise tekrar İstanbul’a dönerek Fatih kütüphanesi ve Süleymâniye kütüphânesi memurluklarında bulundu. Bu arada İmam Hatip Okulu’nda ders verdi. 16 Kasım 1959 yılında açılan Yüksek İslâm Enstitüsü’nde ders vermeye başladı. Öğretmenlikle beraber müdür yardımcılığı ve müdürlük görevlerinde bulundu. Mahkeme günleri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1966 yılında 5-17 Eylül tarihleri arasında düzenlediği müftüler seminerinde fetva ile ilgili bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşmada “Dini nikahın önemini, resmi nikahtan sonra dini nikahın yapılmasının gerekliliğini” dile getirdi. Konuşması, zamanın boyalı basınında manşetlere taşınarak kışkırtma vesilesi yapıldı. “Devletin siyasî, içtimâî, hukukî, temel nizamlarını dini esaslara uydurmak için propaganda yapmak” suçlamasıyla yargılandı. 22 Mart 1968 yılında mahkeme, 1 yıl ağır hapis, 4 ay Kırşehir’de zorunlu ikamet cezasına çarptırdı.

Avukat Bekir Berk, Sûdî Reşat Saruhan’ın tarihe geçen savunmaları, önceden verildiği belli olan kararı değiştiremedi.

Kırşehir’deki 4 ay sürgün cezasının 3 ayını matematik öğretmeni Ali Kılıç’ın evinde geçirdi.

1971 yılında resmen vazifesine son verilerek emekliliğe sevk edildi. Ömrünün geri kalan kısmını eserlerine verdi.


7 Nisan 1983 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Fikir ve düşünceleri Davudoğlu Hoca inançlarına bağlı, yaşayışındaki sâdelik ve alçak gönüllülüğü ile temâyüz eden bir İslâm âlimidir.

Aşırı muhâfazakarlığı sebebiyle yenileşme hareketlerine karşı çıkmıştır.

Ona göre din “neşvünemâ bulmakla değil ancak çelik gibi durmakla ilâhî vasfını muhâfaza etmiş ve

edecektir; Yenilik taraftarları ise farkında olmadan dîni tahrip etmektedirler.” Onun bu fikirleri

benimsemesinde, Şeyhu’l-İslâm Mustafa Sabri Efendinin dostu, kayınbabası Hüseyin Hüsnü Efendi’nin,


zamânın T.C. Hükümeti ile yaptığı fikir mücâdelesinin; Mısır ve Bulgaristan’daki karşılaştığı bazı

uygulamaların büyük etkisi olmuştur.


Eserleri - Buluğu’l-Meram (Selamet Yolları) Tercümesi - Sahih-i Müslüm Tercüme ve şerhi - Tibyan Tefsiri Tercümesi - Mevkûfât Tercümesi - Reddü’l-Muhtar (İbn-i Âbidîn) Tercümesi - Ölüm Daha Güzeldi (Hatırâtı) - Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri - Kur’an-ı Kerîm Meâli Tüm din kardeşlerine vasiyeti Her şeyden evvel imanınızı korumaya çalışınız. Allah’a iman bize bahşedilen nimetlerin en büyüğüdür.


O öyle paha biçilmez bir pırlantadır ki; kazanılması kolay fakat muhafazası son derece müşkildir. Çünkü insan ve cin şeytanlarından pek çok düşmanları vardır. Bunlar gece gündüz imanı sizden çalmak, sizi ondan ebediyen mahrum etmek isterler. Şunu hiçbir zaman unutmayın! Peygamber Efendimiz hazretlerinin bundan 14 asır evvel haber verdiği kıyamet alametlerinin küçükleri bu gün tamamen zuhur etmiştir. Bundan sonra sıra büyüklerindedir. Şimdi ergenlik çağına yetişen çocuklar anne babalarının gözleri önünde Allah’ı inkar ediyor. Dünyadan imansız giden bu çocukların yeri Cennet mi Cehennem mi?

Anneler babalar bunun cevabını vermek zorundalar. Kendimizden mesul olduğumuz gibi evlatlarımızdan da mesulüz. Hangi anne baba yavrusunun ateşte yanmasına tahammül edebilir. İlk vazifemiz, imanımızı, çoluk çocuğumuzun imanını, temin ve muhafaza olmalıdır. Ondan sonra onun icatlarını birer birer yerine getirmeye gayret ediniz. Müslüman, kulluk edeceğine Allah’ına söz veren insandır. Bu sözü verip de ona kulluk etmeyen yalan söylemiş hilebazlık etmiş olur ki karşılığında cezayı hak eder. Çocuklarınıza dinlerini muhakkak öğretin. İbadetlerini yerli yerince bilerek tatbik etsinler. Onlara İslam adab ve terbiyesi üzerine yetiştirin. Bu vazifeleriniz çocuk dünyaya geldikten itibaren başlar. Ve hayatınız boyunca devam eder. İlk yapacağınız iş ona bir müslüman adı koymaktır. 5-6 yaşlarına girince namaza alıştırın 10 yaşına vardığında namaz kılmazsa onu hafifçe cezalandırın. Peygamber Efendimizin mübarek emri budur. Kur’an okumayı asla ihmal etmeyin. Zira Kur’an müslümanın her şeyidir. Yediğimiz ve yedirdiğimiz lokmaların haram mı yoksa helal mi olduğuna dikkat ediniz. Helale helal , harama haram deyin. Çünkü bunun aksini iddia küfürdür. Kız çocuklarının terbiyesine, tesettürüne hususi önem veriniz. Kıyamete yakın “giyinmiş çıplak” kadınlar zuhur edeceğini Peygamber Efendimiz 14 asır önce haber vermiştir. Bu gün bu mucize aynen zuhur etmiştir.

Avrupa taklitçiliği çok tehlikeli bir hal almıştır.

 Bu gün adette, giyimde vs. hususta küffarı taklit moda olmuştur.

 Müslüman bilnen bir çok aileler Noel Baba, yılbaşı ve salon düğünü gibi şeylerde gayri müslimlerden aşağı kalmıyorlar.


Halbuki Peygamber Efendimiz “Her kim bir kavime benzerse o da onlardandır.” buyurmuşlardır. Talebelerine vasiyeti Tedrisat sıralarında talebeye yaptığım tavsiyeleri burada da tekrarlıyorum. Sakın Ehl-i Sünnet Vel Cemeat yolundan ayrılmasınlar. Zira bu takdirde hakkımı helal etmem. Talebeme ve diğer din kardeşlerime şahsi vasiyetim şudur ki: Hayatım da Cenab-ı Haktan benim için hüsnü hatime, ölümümde de af ve mağfiret dilesinler beni hayır dua dan mahrum etmesinler . Vefatımı duyanlar cenaze namazıma koşsunlar. Buralarda ölürsem Hz. Ebu Eyyüb El Ensarî kabristanına defin olunmamı vasiyet ederim. Cenazemde bid’atlere yer verilmemesini isterim. Varislerim imkan bulurlar da devrimi yaptırırlarsa memnun olurum. Bütün din kardeşlerim ahiret haklarını bana helal etsinler. Allah cümlesinden râzı olsun.


Kaynakça: 1- Ölüm Daha Güzeldi, Ahmet Davudoğlu, İst. 1979. 2- TDV İslam Ansiklopedisi, c. 9, s. 52-53.
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

� 10/9/2007 - Üsküdar'da Ebru San'atı

Üsküdar'da Ebru San'atı ÜSKÜDAR'DA EBRÛ SAN'ATI

Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre

Ebrûnun Nîrengi Noktaları:

 Üsküdarlı Altı Ebrû Üstâdı Ebrû san'atının gelişmesinde mekân olarak Üsküdar'ın rolü büyüktür.

 Bu san'at, günümüzde sekülerleşinceye kadar, daha çok dergâhlarda ve tasavvuf ehlinin nezdinde neşvünema bulmuş ve i'tibâr görmüştür.

Çünkü ebrû yapımı, insanın: 1) Kevnî Âlem'deki hilkatin esrârını ve edebini idrâk etmesi, 2) nefsinin oyunlarını teşhis ve tesbit edebilmesi, 3) Ezel Hükmü'nün edebine riâyet edebilmesi, ve 4) bu Âlem'e daha rahmânî bir nazarla bakabilmesi için dâimâ bir mânevî eğitim aracı olarak telâkkî edilmiştir. Bir boy abdesti alarak ebrû teknesinin önüne oturan ebrûcunun, Âlem-i İmkân olarak idrâk ettiği bu tekne karşısında: Bismillâhirrahmânirrrahiym. İlâhî, yâ Rabbî! Ezel'deki Hükm'üne uygun olarak bu teknede zuhûr edecek olan nakışların, Hilkat'inin nakışlarında meknûz olan Hikmet'ini idrâkden âciz olan bu fakîrin nefsini teshîr edip de enâniyyetini[1] azdırmasına izin verme! Nefsimi, Senin gibi bir Hâlık olma vehminden de, bu vehmin tevlîd edeceği bir şirk-i hafîden de, hubb-i riyâsetten[2] de koru, yâ Hafîz! Fakîri "Lâ Fâile İllâllah" sırrının edebiyle techiz et! Bu tekne başındaki mesâiyi Senin zikrinle taltîf, ve sana olan kulluğumun bir nişânesi olarak kabûl et! Destûr yâ Hakk! diyerek ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların ihtişâmını, gönlü iftihârla dolan bir üstâd olarak değil de, aksine, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin basit ve mütevâzî bir aracı olduğunun idrâkiyle müşâhede etmesi beklenirdi. Üsküdar söz konusu olduğunda bu beldede ebrû san'atının yaklaşık 180 yıllık bir geçmişe sâhib olduğunu gözlemekteyiz. Bu san'atın Üsküdar'daki nîrengi noktası mesâbesindeki altı müstesnâ zâtı kısaca takdîm ediyorum: * Ebrû zevkini Üsküdar'a taşıyan ilk zât, bu san'atı Buhâra'da iken öğrenmiş olan Özbekler Nakşî Tekkesi şeyhi Sâdık Efendi'dir (vef. 11 Temmuz 1846). Hakkında pek az bir bilgimiz olan bu zât ebrûyu oğulları Edhem ve Nazîf Efendilere de öğretmiştir. * Şeyh Sâdık Efendi'den sonra bu san'atın meş'alesi oğlu Şeyh Hezârfen Edhem Efendi'ye (1829 – 8 Ocak 1904) geçmiştir. Türkçe, Arapça, Farsça ve Çağatayca'ya bu dillerde şiirler yazacak kadar vâkıf olan Edhem Efendi, ayrıca Ta'lîk yazıda da icâzetli bir hattattı. Doğramacılık, marangozluk, oymacılık, hakkâklık, mühürcülük, dökmecilik, tornacılık, demircilik, tesviyecilik, makinecilik, matbaacılık, dokumacılık ve mîmarlık gibi teknik konulara merâkı ve bu alanlardaki başarılı eserleri dolayısıyla kendisine Hezârfen yâni "bin türlü fen sâhibi" denilmiştir. 8 Ocak 1904 Cuma gecesi yatsı namazı sırasında üç İhlâs bir Fâtiha okunurken "Âmennâ ve saddaknâ" (inandık ve tasdîk ettik) dedikten sonra secdeye kapanarak rûhunu o anda teslîm etmiştir. Şeyh Edhem Efendi’nin talebeleri Şeyh Azîz Efendi (1871-1934), Hattât Sâmi Efendi (1832-1912) ve Necmeddin Okyay Efendi’dir (29 Ocak 1885 – 5 Ocak 1976). * Şeyh Edhem Efendi'nin ebrûdaki hayrülhalefi hiç kuşkusuz Hezârfen Necmeddin Okyay Hoca Efendi olmuştur. Necmeddin Hoca Efendi ebrûculuk yanında âhârcılık, mürekkebcilik, kadîm tarzda mücellidlik, hattatlık, gülcülük ve okçuluk konularında da zamanının yed-i tûlâ sâhibi bir san'atkârıydı. Ona da "Hezârfen" sıfatının izâfe edilmesi bu çeşitli konularda zamanında yektâ oluşundandı. Necmeddin Hoca Efendi ebrûculukta başlıbaşına bir "ekol" olmuş ve gerek Medresetü-l Hattâtîn gerekse Devlet Güzel San'atler Akademisi'ndeki hocalığı dolayısıyla pekçok kişiye ebrû san'atını öğretmek imkânını bulmuştur. Başlıca öğrencileri oğulları Sâmi Okyay (1910 – 12 Haziran 1933) ve Sâcid Okyay (1915 – 19 Nisan 1999) ile kızkardeşinin kızı diye bilinen Şükriye Düzgünman hanımın oğlu Mustafa Düzgünman (1920 – 12 Eylûl 1990) ile Ali Alpaslan (doğ. 1925) ve Uğur Derman’dır (doğ. 1935). Necmeddin Hoca Efendi ebrûyu kendisinden önceki statik kalıbından kurtarıp farklı tecdîd ve gelişme yolları açarak bu san'ata apaçık bir dinamizm kazandırmış ve Modern Türk Ebrûsu’nu ihyâ etmiş olan zâttır. Kendisinden önce pek naif[3] bir tarzda yapılmakta olan çiçekli ebrûları geliştirmiş ve bugünkü nefis şekillerine kavuşturmuştur. Bundan ötürü bugün çiçekli ebrûlar “Necmeddin Ebrûları” diye anılmaktadır. Her ne kadar XVII. yüzyılda Hindistan’da yapılmış olan yazılı ebrûya rastlanılmış ise de[4], Necmeddin Hoca Efendi’nin açmış olduğu "Yazılı Ebrû" tarzını da bu tarzın tahakkuku için izlenen orijinal usûlü de Türk ebrûsunda bir yenilik olarak kabûl etmek gerekir. Necmeddin Hoca Efendi'ye kadar ebrûculukta ustanın talebesine, hattatlıkta olduğu gibi yazılı bir icâzet vermesi geleneği yoktu. Nitekim kendisi oğullarına da hayrülhalefi olan Mustafa Düzgünman'a da yazılı bir "Ebrû İcâzeti" vermiş değildir. Fakat Süheyl Ünver beye verdiği bir icâzetnâme vardır ki hâlen Süheyl beyin kızı Gülbin Mesara'nın kolleksiyonundadır[5]. Necmeddin Efendi’nin hangi sâiklerle Süheyl Ünver’e “Ebrû İcâzeti” vermiş ve bu icâzetten sonra hayrülhalefi Mustafa Düzgünman da dâhil olmak üzere bir daha niçin kimseye icâzet vermemiş olduğu bir muammâdır. * Necmeddin Efendi'nin gerek ebrûculukta gerekse kadîm tarz mücellidlikte hayrülhalefi olan ve bizzât Hoca'nın ifâdesiyle "Kendisini ebrûculukta geçmiş olan" Mustafa Düzgünman[6] (9 Şubat 1920 – 12 Eylûl 1990) bu san'atları büyük dayısının hocalık ettiği Devlet Güzel San'atlar Akademisi'nin Türk Tezyinî San'atları Bölümü'nde kendisinden meşk etmiştir. Mustafa Düzgünman ebrûculukta kendisinden önceki çiçek şekillerini ıslah ettiği gibi bunlara papatyayı da eklemiş, ve ebrûya "kompozisyon tarzı"nı ithâl etmiştir. Bu açıdan bakıldığında o da Modern Türk Ebrûsu’na yepyeni bir kazandırmıştır. Fakat ne garibdir ki Mustafa Düzgünman, ömrünün sonuna kadar, ebrûda hocasının ve kendisinin bu san'ata kazandırmış oldukları dinamizm kazandırmıştır. Fakat ne garibdir ki Mustafa Düzgünman, ömrünün sonuna kadar, ebrûda hocasının ve kendisinin bu san'ata kazandırmış oldukları dinamizmler'den başka dinamizmlere asla tahammül edemeyen katı bir tutum izhâr etmekden de geri kalmamıştır. Kendisinden mânen feyz aldığı Hamzavî-Melâmî meşrebli Hâfız Eşref Ede Efendi'nin[7] (1876-1954) vefâtından sonra Mustafa Düzgünman dinde olsun, san'atta olsun, cemiyette olsun, siyâsette olsun çok idealist ve tâvizsiz hareket eden bir şahsiyet kazanmıştı. Ebrû san'atında, normlarını kendisinin koymuş olduğu "klâsik uslûb"dan en küçük bir sapmaya dahî tahammülü yoktu. Çok sevdiği dostu olan Neyzen Niyâzi Sayın ile olan münâkaşalarının çoğunun temelinde ebrûya bu bakış açısı yatardı. Çünkü Niyâzi Sayın ebrû san'atına Mustafa Düzgünman’dan çok daha dinamik bir açıdan bakıyor ve onun tasvîb etmediği bir takım yeni tarz denemeleri cesâretle gerçekleştiriyordu. Bu münâkaşalar bâzan yıllar süren dargınlıklarla noktalanır[8] ve, aslında, her iki taraf da büyük ıztırâb çekerdi. Mustafa Düzgünman, ıztırâb çekmesine rağmen bunu iyi gizlerdi. Niyâzi Sayın ise âşikâre çok üzülürdü. Bir keresinde Niyâzi Sayın aralarının bulunmasını benden ricâ etmişti. Eğer hâfızam yanıltmıyorsa, galiba üç veyâ dört ay kadar Mustafa Düzgünman'ın nezdinde bu anlaşmazlığın izâlesi için kendime göre oldukça diplomatik girişimlerim olduydu. Bir işe yaradı mı bilmem; ama, görünüşe bakılırsa, sonunda gene kendileri barıştılardı. Mustafa Düzgünman'ın bu katı tutumu kendisinden icâzetli: Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar, Doç.Dr. Aydın Gülan ve Öğretmen Binbaşı Sabri Mandıracı gibi ebrûda onun hayrülhalefleri olan zevâta da olduğu gibi yansımış gözükmektedir. Ben çocukluğumdan itibâren Mustafa Düzgünman'ın ebrû çalışmalarını büyük bir hayranlıkla ve sâdık bir izleyicisi olarak olarak hep seyretmişimdir. Ona ve ebrûsuna olan hayranlığımın verdiği ilhâmla olsa gerek, 10 Kasım 1983 Perşembe günü saat 14.45 de hiç beklemediğim bir anda şu sözler zuhur ediverdiydi: Tarz-ı kadîm ebrûda muakkib-i Necmeddin, Âsârında, nukuşu zâhir olur rif'atin, Müceddid-i i'cazkâr, hem bende-i Hüdâyî, Muhyi-l ebrû Mustafâ, üstâdıdır san'atin. Bunu İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Nâzım Terzioğlu Matematik Araştırma Enstitüsü’nün matbaasında güzel bir çerçeve içinde tab ettirip de kendisine takdîm ettiğim zaman Mustafa Düzgünman pek mütehassis olmuştu. Türkiye'de ebrûya ilginin artması ve Mustafa Düzgünman'ın san'atkâr olarak amme efkârında da şöhret bulması, Yapı ve Kredi Bankası'nın san'at müşâviri Vedat Nedim Tör'ün (1897-1985), galibâ 1968 yılında, bankanın Galatasaray'daki genel müdürlük binâsının giriş katında Mustafa Düzgünman’ın ebrûlarının sergilendiği büyük bir sergi açması sonucu vuku' bulmuştu. Bu sergide Ahmed Düzgünman ile Niyâzi Sayın'ın yaptıkları tesbihler de sergilenmişti. Vedat Nedim Tör ebrûyu "Nonfigüratif resmin öncüsü" olarak kabûl ediyordu. Sergi bir ay boyunca dolup taşmış, İstanbul halkının büyük ilgisine mazhar olmuştu. Ben bu sergiyi gezerken dikkate değer bir mânevî tecrübe yaşadımdı. Mustafa Düzgünman'ın, o âna kadar karşılaşmadığım nefâsetteki bir taraklı ebrûsunu büyük bir hayranlıkla seyretmekteydim ki, bana bir "yakaza" (yâni uykuyla uyanıklık arasında bir idrâk seviyesi) hâli yaşatıldı. Birden kendimi ebrûnun girdabları içinde hızla seyâhat ederken idrâk etmeğe başladım. Bu ne kadar zaman sürdü bilemem; ama, idrâkim günlük hayâtın idrâkine geri döndüğünde kendimi mutlu, eğişik ama çok yorgun hissediyordum. Bu sergi Mustafa Düzgünman'ın hayâtında da bir dönüm noktası olmuştu. Bir kere, yeni doğan kızlara "Ebrû" ismini koyma modası o târihden sonra çıkmıştı. Ayrıca pekçok gazete ve dergi de röportaj yapmak üzere kendisinin peşinden koşar olmuşlardı. Millet de soruyor, soruşturuyor ve Üsküdar'daki Attâr Dükkânı'nı bulup fevc fevc ebrû satın almağa koşuyordu. Artık turistler de ebrû tiryâkisi ve Attâr Dükkânı'nın müdâvimi olmuşlardı. Bir kısmı da Mustafa Düzgünman'ı evde, ebrû teknesinin başında görmek üzere geliyor, bilgi alıyor, resimler ve hattâ filimler çekiyorlardı. Ebrû hakkında Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanan battal boyda bir kitapta Mustafa Düzgünman'a ve eserlerine birkaç sayfa tahsîs edilmişti[9]. Dış ülkelerden de pekçok teklif geliyordu. Bunları okuyup tercüme etmek ve verilecek cevapları yazmak da genellikle benim görevimdi. Zamanla Kültür Bakanlığı ve ona bağlı kuruluşlar da Mustafa Düzgünman'ın devamlı müşterilerinden olmuşlardı. O ise sırf bu ata san'atı tanınsın ve ihyâ olunsun diye ebrûlarını o kadar ucuza satıyordu ki! Mustafa Düzgünman'ın ebrûya dâir destan tarzında ve mutasavvıfâne bir edâ ile tertib ettiği ve kendisinin bu san'ata bakış açısını dile getirmekte olan Ebrûnâme'sini asistanı bulunduğum İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Teorik Fizik Enstitüsü'nde 1959'da daktilo edip de ispirtolu teksir makinasında çoğaltmak da bana nasîb olmuştu. Bu güzel şiiri aşağıda takdîm ediyorum[10]: Ebrûdaki görünen şu nukuşâta iyi bak! Şuûnât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hakk. Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-i Rahmân âşikâr, Rü’yetullah sırrıdır bu, müsemmâdır her varak. Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben! Gafil olup şirke dalma! Bir Fâil'dir iş gören. Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol! Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen. Türlü türlü şekillerle arz-ı dîdâr eyleyen, Kitâb, levha, sâir eşya zeyn-i envâr eyleyen, Şûh ve câzib hatlarıyla kalb-i insân zevkiyâb, Saltanat-ı ebrûdur bu, aşk-ı izhâr eyleyen. Onaltıncı yüzyılında Turan, ebrû mebdei; Orda zâhir olmuş ammâ burda bulmuş neş'eyi. Yüce Türkler ülkesinde kemâl bulmuş bu hüner; Rabb'im dâim hıfz eylesin ebrû yapan zümreyi. Ebrû demek ebir demek yâni gökteki bulut; Ab-ı rû da tutar mânâ, su yüzüdür[11] et şuhût. Bir kelâm-ı farisîdir ebrû, insan kaşları; Her tevcihe sezâdır kim mânâsı da pek velût. Kadîm ecdât yâdigârı müzeyyen bir san'âttir; Tabîatten mülhem olan bu nakışlar mir'âttir. Sâni-i Hakk sun'undan hep kendi kendin seyreder; Nakış nakkaş şey-i vâhit bir vahdet-i hikmettir. Bu meslekte çok ustalar emek verip yetişmiş; Biz yetiştik zevâline hepsi Hakk'a göç etmiş. Büyük üstâd Özbek Şeyhi Edhem Kâmi Efendi, Hezârfen, pür mârifet bu san'âtta pîr imiş. Son zamanlar şems-i ebrû gurûb etmiş nâgihân; San'atkârı kalmamış hiç, ne de işten anlayan. Bir er çıkmış Üsküdar'dan ihyâ etmiş bu zevki, İsmi hattât Necmeddin'dir tek üstâddır bu zaman. Üstâdımız Necmi Molla çığır açmış bu işte; Azimkârdır, muktedirdir anlayışta sezişte. Lâle, sünbül, karanfille bezendirmiş ebrûyu; Tâlim etmiş tâliblere, zevâl yok bu gidişte. Destizenkte[12] ezilir hep renkli cism-i boyalar; Sarı zırnık inatçıdır ebrûcuyu oyalar. Zırnık, lâhur, gül bahar, al; ebrûda hep esastır; Bu dört renkle çok renk olur bu cümbüşte neler var. Bu çeşitli boyaların cilvegâhı teknedir; Rahm-i mâder gibi sanki rengi vasla teşnedir, Tekne içre kitre mahlûl bekler sırr-ı fıtratı; Bâzen tutar bazen tutmaz bir acâyib nesnedir. Ayrı ayrı çanaklarda boyaların kıvâmı, Su öd ile âyârlanır başlar işin devâmı. Kitreli su üzerine fırçalarla boyalar Serpilerek nakşedilir kâğda çıkar tamâmı. Târif gerçi kolay ammâ tatbikatta güçlük var; Tecrübesiz yapılırsa insân olur bî karar. Görünüşe aldanıp da çok kolaymış deme sen! Bir ihtisâs işidir bu, âşık olan er yapar. Mütenevvî şekillidir ebrûların sûreti; Battal, hatip, taramayla gör âsâr-ı kudreti! Karanfille lâle sünbül papatyayla menekşe, Taraklı da tezyin eder bu elvân-ı kesreti. Ebrû yapan, seyredende gam kasâvet bulunmaz; Gönülleri tenşit[13] eder zevkle doyum olunmaz, Yapan hayrân, bakan hayrân, alan, satan hep hayrân; Bu ebrûdan zevk almayan, ebrûcuya yâr olmaz. Nazar kıldık Kâinat'a, baktım "Mutlak Ebrû"ya, Vech-i yâri âyan gördüm salât ettim bu Rû'ya, Kenz-i mahfî tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyan Ebrû görüp Allah dedim, irdim kalbî duyguya. Bî hudûd-i zevk-i elvân ebrûculuk san'ati; Erbâbının nazarında çoktur onun kıymeti. Her varakta "Sırr-ı Cemâl" âşikârdır zâhidâ; Bu ebrûlar, bu safâlar hepsi aşkın hikmeti. Ben ebrûya âşık oldum düştüm onun peşine; Leylâ gibi nazlar etti yaramadı işime. Bir aralık isyân ettim görmedim hiç iltifat; İnsâf edip yüzün güldü işler açtı başıma. Besmeleyle tezgâh açıp ebrû yapan kişiyiz; Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz. Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır, Büyüklere boyun kesip Hakk'a tapan kişiyiz. Ey Mustafâ nakş-ı sevdâ sana neler öğretti? Derûnunda duran Nakkaş "Eynemâ"yı[14] öğretti. Bâb-ı ebrû rehnümâdır Vech-i Bâkıy fehmine, Ârif olan bu izhârı bir noktadan seyretti[15]. * Üsküdar'ın medâr-ı iftihârı, ve ebrûda bir başka nîrengi noktası ise Neyzen Niyâzi Sayın'dır. Niyâzi Sayın doğrudan doğruya Mustafa Düzgünman'ın talebesi olmamış ama bu azîz dostunu ebrû teknesi başında yıllarca seyrederek ondan aldığı ilhâm ve kendi üstün yeteneği ve ısrârı sâyesinde ebrûculuğu hazmetmiş, yeni arayışların neticesi olarak ortaya koyduğu eserlerle de Modern Türk Ebrû San'atı’na bir başka dinamizm kazandırmıştır. Mustafa Düzgünman'ı ise bu konuda dâimâ büyük bir üstâd olarak hep hayrla yâd edegelmiştir. Ebrûculukta, ney üflemede, fotografçılıkta, serigrafide yed-i tûlâ sâhibi olarak Niyâzi Sayın da rahatlıkla "Hezârfen" lâkabını hak etmiştir. Ayrıca kendisi neyzenlikdeki üstâdlığı ile haklı olarak zamanın Kutbü-n Nâyi'dir de. Niyâzi Sayın ebrûculuğun hudûdunu genişletmek için her yeniliğe açık olmuştur. Bu yenilikler: ebrû teknesinin içindeki kitreli mahlûl yerine daha başka mahlûller denemekten ebrû fırçalarının ve taraklarının farklı yapımlarına, toprak boyalar yerine guaş boyalar ve hattâ altın tozunu dahî denemeye kadar geniş bir yelpâze teşkil etmektedir. Onun zamanına kadar kumlu ve kırçıl ebrûları hayatlarında ve o da yalnızca Lâhur mavisi kullanarak ancak birkaç kere tutturabilmiş olan ebrûcuların aksine, bu cins ebrûların her zaman ve her renkden yapılabilmesinin sırrını da çözmüştür. Ebrûların üzerine serigrafi tekniğiyle yazı yazmak da ebrûculuğa onun ithâl ettiği bir yeniliktir. Çifte baskılı ebrû söz konusu olduğunda birinci ebrûnun kâğıda geçirilmesinin ve kurutulmasının ardından kâğıdın ebrûlu yüzünün şap (potasyum alüminat) ile şaplanması gerekmektedir. Aksi hâlde, ikinci bir ebrûnun birincisinin üstüne oturtulup sâbitleştirilmesi mümkün olmamaktadır. Niyâzi Sayın ise bu şaplama tekniğini kullanarak fevkalâde bediî ebrûlar üretmiştir. Bununla beraber kâğıdın şaplanmasını da; farklı boya, farklı mahlûl, farklı fırça ve taraklar kullanmasını da "klâsik ebrûdan bir sapma(!)" olarak nitelendirip hor gören "gelenekçiler" nezdinde de bu sebeble, kanaatimce, yersiz tenkidlere mazhar olmuştur. Niyâzi Sayın 1978 yılında A.B.D.nde Michigan'da karşılaştığı Feridun Özgören'e ebrû san'atını öğretmiştir. Feridun Özgören şimdi onun hayrülhalefi mesâbesindedir. Aynı yıl Süleymâniye Kütüphânesi’nde de bir ay süren bir ebrû kursu açmıştır. 1980-1981 ders yılında A.B.D.nde Seattle'daki Washington Üniversitesi'nde ney hocalığı yaparken, kezâ daha sonra da gene A.B.D.nde Boston'da açmış olduğu 40 gün süren ebrû kursunda pekçok amerikalıyı geleneksel ebrû san'atının tekniğine âşinâ kıldığı gibi kendisi de amerikalı ebrûcuların bu konudaki deneyimlerinden faydalanmış; onların geliştirmiş oldukları "Tiger Eyes" (Kaplan Gözleri) tekniğini Türkiye'ye taşımıştır. * Ebrûda kendine has yepyeni bir çığır açmış olan Hikmet Barutçugil'in İhsâniye semtinde "Hâfız Mehmet Bey Sokağı No: 8, 34668 Üsküdar" adresinde eski bir konağı klâsik zevke göre tâdil edip yenileştirerek ebrû atölyesini de buraya taşımasıyla ebrû san'atı Üsküdar'da, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir biçimde, gerçek bir gelişme ve yayılma dönemi yaşamağa başlamıştır. Zaman zaman tasavvufî sohbetlere de ev sahibliği yapan ve "Ebristan" diye tesmiye edilmiş olan bu "konak-ebrû atölyesi-sohbethâne"de olsun, buranın bir şûbesi olan "Bağdat Caddesi No: 201, 34700 Kadıköy" adresindeki atölyede olsun, bu iki mahalde de süregiden ciddî ebrû kursları büyük rağbete mazhar olmuşlardır. Hikmet Barutçugil bir taraftan yayınlamış olduğu ve çok kaliteli bir baskıyla temâyüz eden 5 büyük cild kitapla[16], öbür taraftan da iki düzine kadar ülkede (ve Türkiye'de) açmış olduğu bâzıları uzun süreli 119 kurs ve seminer ile 60 karma ve 43 de kişisel sergi ile Türk ebrûculuğunun âdetâ uluslararası elçiliğini icrâ etmektedir[17]. Hikmet Barutçugil de tıpkı Mustafa Düzgünman ve Neyzen Niyâzi Sayın gibi ebrûculuğun bâtınî vechesinin zevkine varmış olan ve bu bakımdan da ebrû geleneğinin bu yönüne sâdık kalan bir san’atkârdır. Tevâzuu, diğer büyük ebrû üstadlarının icâzet vermede fevkalâde (titiz diyemeyeceğim) nekes davranmalarına paralel olarak, 8 aylık uzun süreli kurslarını başarıyla ikmâl edenlere bile “Ebrûculuk İcâzeti” vermeğe hep mâni’ olmuştur. Bu kursiyerlere yalnızca ebrû san’atına “başlama nişânesi” olarak birer gümüş lâle rozeti takdîm etmektedir, o kadar. Hikmet Barutçugil de, tıpkı Neyzen Niyâzi Sayın gibi, bir otodidakttır; yâni ebrû san'atına, bunun inceliklerini bir üstâdın rahle-i tedrîsinden geçmeden kendi gözlem yeteneği ve deneme yanılma metoduyla hazmederek hâkim olmuştur. Bununla berâber başarısında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Tekstil eğitimi görmüş olmasının da muhakkak ki dahli vardır. Ebrûdaki stilize çiçek motiflerini daha realist bir biçimde resmetmesiyle ve kendi îcadı olan "Efsun Çiçeği" ile tarz-ı kadîm ebrûculuğa katkıları vardır. Ebrû san'atındeki dinamizm'i ise: 1) kendi icâdı olan ve el'ân sırrını pek az kişiyle paylaşmakta olduğu "Barut Ebrûsu"ndan[18], ve 2) bu tarz ebrûnun resim, hat ve minyatür ile bütünleşmiş uygulamalarından, 3) Neyzen Niyâzi Sayın’ın ebrûlarındaki gibi zengin bir kromatizmden ve 4) ebrûnun yalnızca kâğıt ve bez[19] üzerine değil fakat plâstik, cam, seramik ve tahta satıhlar üzerine de uygulanmasından kaynaklanmaktadır. Ebristan Yayınları'nda 2003 yılında yayınlanmış olan Ebristanbul isimli albüm ebrûda "Barutçugil Ekolü"nün erişmiş olduğu zirveyi sergilemektedir. Bu albümde 119 adet "Barut Ebrûsu"nun kıvrımları arasına Hatice Ünal, Hâcer Ünal, Reza Hemmetirad, Erol Deneç ve Füsûn Barutçugil’in isâbetli bir yer tesbitine dayalı, ustaca çizilmiş olan ve çoğunluğunu İstanbul silüetlerinin teşkil ettiği resim ve minyatürler ile ebrû arasında kurulmuş olan olağanüstü âhenk, ebrûyu hiç kuşkusuz "Düzgünman Normları"nın dışına taşıran ama ona (Fransızca tâbiriyle) féerique bir muhtevâ kazandıran hayrlı bir dinamizm'in mücessem örneğidir. Hikmet Barutçugil, yalnızca müstesnâ bir san'atkâr değil fakat ebrû san'atını ve ebrû zevkini Mustafa Düzgünman gibi, ama ondan çok daha etkin bir biçimde, büyük halk tabakalarına götürmesini bilmiş ve bu san'atın, san'atkârın haysiyetinden tâviz vermeksizin pekalâ maddî ihtiyaçlarını karşılayabilecek dürüst bir gelir kaynağı olabileceğini de ispat etmiş olan iyi bir organizatördür de. Ebrû San'atının Gelişmesi Hakkında Bâzı Genel Gözlemler Ebrû bütün bediî imkânlarının tümü daha henüz keşfedilememiş, tüketilememiş dinamik bir san'at olarak gelişegelmiştir. Necmeddin Hoca Efendi'de, hocası Şeyh Edhem Efendi'nin muhâfazakâr ebrû anlayışının dar kalıbını aşan bir dinamizm; Mustafa Düzgünman'da da hocası Necmeddin Hoca Efendi'nin ebrû anlayışını aşıp tekâmül ettiren bir başka dinamizm müşâhede edilmektedir. Ancak Mustafa Düzgünman, onun talebeleri ve diğer başkaları bunların ötesinde ebrûyu bu çizgiden daha ötelere tekâmül ettirici bir başka dinamik bakışa ve yeni araştırma caddeleri açılmasına şiddetle karşı çıkmışlar; bu kabil tavırları ebrûya karşı işlenmemesi gereken bir suç(!) gibi telâkki etmişler; müellifleriyle dargınlığa varan, onları âdetâ aforoz ve izole edip hor gören katı bir tutum sergilemişlerdir. Bu konuyla ilgili İnternet siteleri insanı hayretlere gark eden, incir çekirdeğini doldurmayan polemikler ve dedikodularla doludur. Kezâ ebrû san'atıyla ilgili toplantı ve panellerde de "Düzgünman Normları" çizgisindeki muhâfazakâr ebrûcular ısrarla, artık kendileri için âdetâ bir îman umdesi konumuna gelmiş olan tutumlarını empoze etmeğe çalışarak, hep aynı polemiği sürdürmektedirler. Ebrû hakkında yazılmış olan bâzı kitaplarda ise ebrûnun müceddidleri olan san'atkârlar ya tezyif edici bir istihzâya, hattâ hilâf-ı hakîkat izâfetlere mâruz kalmışlar; ya da kendileri ve eserleri yok sayılarak, hiç zikredilmemişlerdir. Kendisi gerçekten de ebrûyu ihyâ etmiş bir san'atkâr olan Mustafa Düzgünman'ın verdiği eserlere ve vaz edip müdafaa ettiği normlara bakarak "Ebrû san'atının artık mutlak kemâle ermiş olduğu" ve "O’nun vaz etmiş olduğu ebrû normlarının dışına çıkmanın ise âdetâ harâm olduğu" gibi bir fikre kail olmak, sağduyu sâhibleri için bir bakıma, mûsıkîmizin de mûsıkî zevkimizin de Abdülkadir Merâgî'de stop etmiş olduğu hakkında ileri sürülebilecek yakışıksız bir iddia ile bir benzerlik arz etmez mi? Abdülkadir Merâgî'den sonra mûsıkîmize hepsi de bir başka revnâk bahşederek onu yeni arayışlarla zenginleştirmiş olan: Hâfız Post'u, Itrî'yi, Hammâmîzâde İsmâil Dede'yi, Zekâî Dede'yi, Sultan III. Selîm'i, Sâdullah Ağa'yı, Hacı Ârif Beyi, Şevki Beyi; hattâ ve hattâ: Sâdeddin Kaynak’ı, Muhlis Sabahattin’i, Selâhaddin Pınar’ı, Neveser Kökteş’i ve daha nicelerini reddedebilir, eserlerine kulaklarımızı tıkayabilir miyiz? Sağduyunun böyle bir soruya "evet" demesi mümkün değildir. O zaman, Mustafa Düzgünman'ın fikrî çizgisini izleyen ve hepsi de büyük birer san'atkâr olan ebrûcuların da, bundan böyle, bu konuda "dışarılayıcı olmayan temkinli ve olgun bir tutum" izhâr etmeleri herhâlde daha isâbetli olacaktır. Ebrû, tasavvufî bir zevkle icrâ edilmesi gereken, yalnızca el becerisine değil fakat 1) tefekküre ve 2) murâkabeye de dayanan bir san'at iken, Türkiye genelinde gitgide sekülerleşmiş ve bu zevkden nasîbi olmayan kimselerin de icrâ ettikleri bir zenaat[20] derekesine düşürülmüştür. Bunun sonucu olarak bu san'atın âdâbında da genel bir tereddi yaşanmaktadır. Bir ebrû heveslisinin bu san'atın inceliklerine hâkim olabilmesi için farklı ebrûlardan en az 4000 ilâ 5000 adet ebrû üretmesi gerekir. Fakat yeni yetme bâzı ebrûcuların, açtıkları 3-4 haftalık bir kurs sonunda, hayatında henüz daha 400 ebrû bile üretememiş kimselere tantanalı merâsimlerle "Ebrû İcâzetnâmesi" verdikleri gözlenmiştir. Bu durum tekkelerin kapanmasına takaddüm eden tereddi döneminde bazı şeyhlerin birkaç mecidiye karşılığı birçok kimseye "Şeyhlik İcâzeti" vermelerini andırmıyor mu? Ebrûcuların eserlerinin köşesine bir imzâ kondurmaları geleneği de Mustafa Düzgünman ile başlamıştır. O da, ancak birisine bir ebrû hediye edeceği zaman ithâf mâhiyetinde bir imzâ atardı, o kadar. Yoksa bir yılda 7000-8000 ebrû üreten birinin bütün ebrûlarını imzâlaması muhâldir, ve zâten o buna da karşıydı. Fakat her ebrûnun bir köşesine mutlaka bir imza kondurmak maalesef artık bir gereklilik gibi telâkki edilmektedir. Bunda ebrûnun belirli bir pazar ortamında bir metâ gibi telâkki edilmesinin de rolü olsa gerektir. "Bir nesnenin kıymeti onun nedretiyle mütenâsibdir" diyen atasözüne bakacak olursak, ebrûnun ve tekâmülünün yaklaşık altmış yıldır yakın şâhidi olmuş olan bu fakîr abd-i âcizin: "Ebrû san'atını ille de halka yayacağız" terânesiyle "Havassa ait mânevî bir zevk ve san'at olan ebrûyu da, pıtırak gibi bitmiş olan yeni yetme ebrûcuları da, eninde sonunda ve büyük ölçüde, hem sekülerleştirmiş hem de avâmîleştirmiş olmadık mı?" diye acı acı sorası geliyor. trboard.org


* * * [1]Enâniyyet: Benlik tutkusu. [2]Hubb-i riyâset: Nefsin en gizli oyunlarından baş olma sevdâsı ya da kendini herkesden üstün görme alışkanlığı. [3]Naif: Fransızca'dan dilimize geçmiş bir kelimedir. 1) Çocukların icrâ ettikleri tarzda, 2) eserindeki unsurlarda çocukça bir uslûb ya da basitlikler görülen san'atkâr, ya da 3) böyle bir san'atkârın eseri anlamındadır. [4]“Hindistan’da kağıt yapımı” ile ilgili olarak Alexandria Soteriou’nun Gift Of Qonquerors - Hand Papermaking in India başlıklı kitapta (Grantha Corporation U.S.A. ve Mapin Publising Pvt. Ltd. of Ahmadabad, India; 1999) 1650 yıllarında yapıldığı tahmin edilen ve Yeni Delhi Müzesi’nde 56:87b numara ile kayıtlı olan, kalıplar ile yapıldığı anlaşılan bir ebrûda “Amal Safi” diye, gene kalıpla yazılmış ebrûlu bir imzâ bulunmaktadır. [5]26 Ekim 1923 Cuma günü "Evkaf-ı İslâmiye Müzesi"nde yapılan törende Süheyl Ünver'in (1898-1986) almış olduğu ebrûculuk icâzetnâmesinde şöyle yazmaktadır: "Medresetü-l Hattâtîn talebesinden Süheyl Efendi bin Enver Efendi ebrî san'atımızdaki meleke ve mahâretini işbu eseriyle ibrâz ettiğinden, bundan böyle arzu edenlere ta’lim etmek üzere kendisine icâzet verilmiştir. Cenâb-ı Hakk ömrünü efzûn ve feyzini müzdâd buyursun. Âmin. El Fakîr Necmeddin 1339". www.trboard.org Bu zâtın hayatı hakkında ek bilgi için Bk. Ahmed Güner Sayar, A. Süheyl Ünver – Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri 1898-1986, Eren Yayınları, İstanbul 1994. [6]Mustafa Düzgünman'ın hayatı hakkında Bk. Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar'da Bir Attâr Dükkânı, 4. baskı, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2003 [7]Bk. 1) Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı, 4. baskı, Kubbealtı Neşriyât, İstanbul 2003; 2) Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’ın Üç “Sırlı”sı, I. Bölüm: Üsküdarlı Hâfız Eşref Ede Efendi, (Baskıda), Kubbealtı Neşriyât. [8]Mustafa Düzgünman ile Niyâzi Sayın bir keresinde tam 13 yıl dargın kalmışlardı. [9]Bk. Phoebe Jane Easton, MARBLING, A History and A Bibliography, Dawson's Book Shop, Los Angeles 1983. Bu eserde, s. 22’de yazar, M. Düzgünman’ın özgeçmişinden ve atölyesine yaptığı ziyâretten bahsetmekte ve s. 68’de de Düzgünman’ın iki adet orijinal ebrûsu bulunmaktadır.

 [10]Muhtemel bâzı iltibâslara yol açmamak için şiirin orijinal imlâsı ve noktalama tarzı burada muhâfaza edilmemiştir.


[11]Âb-ı rû: Yüz suyu. Âb-rû: su yüzü. [12]Destizenk: farsça "deste-seng" kelimesinden türemiş galat-ı meşhûr. Deste-seng: mermerden bir altlık ile gene mermerden bir merdâneden oluşan ve ebrû boyalarını ezmede kullanılan bir araç. [13]Tenşit: Şenlendirme, neşelendirme, ferahlandırma. [14]"Eynemâ": Kur'ân'da Bakara sûresinin 115. âyeti olan: "Fe eynemâ tuvellû, fe semme vechullah" (Nereye dönerseniz dönünüz Allah'ın Vechi oradadır) âyetine işâret. [15]Son iki beytin mânâsı: "Ey Mustafa! Hakk'a olan aşkının nakışları sana neler öğretti? İçinde gizli olan ve bu Mükevvenât'ı inceden inceye işlemiş olan Nakkaş ise sana Nereye dönerseniz dönünüz Allah'ın Vechi oradadır âyetinin sırrını ilhâm etti.

Ebrû kapısı insanı Bâkıy olan Allah'ın Vech'ini fehmetmeye sevk eder. Ârif olan kişi ise bütün bu zuhûrâtı Vahdet noktasından müşâhede eder". trboard.org [16]1) Renklerin Sonsuzluğu, 2) Suyun Renklerle Dansı, 3) Suyun Rüyâsı, 4) Efsun Çiçeği, 5) Ebristanbul. [17]Türk ebrûculuğunun elçiliğini çeşitli ülkelerdeki konferansları ve sergileriyle icrâ etmekte olan başka ebrûcularımız da vardır.

 Biz burada bunlardan yalnızca Üsküdar ile yakın ilgi içinde olanları aldık.

[18]“Barut Ebrûsu”nu bilenler üstâdlarına hörmeten ve edebleri gereği bunu alenen icrâ etmemekte olduklarını ifâde etmektedirler. [19]Hikmet Barutçugil Alanya’da bir otel için yedibin metre erbûlu perde imâl etmiştir.

 [20]Zenaat: 1) Maddî ihtiyaçları karşılamak maksadıyla yapılan, ustalık ve el mahâreti gerektiren iş, hirfet. 2) Geçim sağlanan sürekli iş.

(D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük)
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link

About Me

Links

Home
Özgürlük için Pardus...View my profile
Archives
Friends
Email Me
My Blog's RSS
VEYA
MÜSÂMERE

Friends

Page 1 of 1
Last Page | Next Page


Site Meter